You are currently browsing the monthly archive for October 2005.
zaman insanoğlu varolduğundan beri aylak zihinleri kurcalayan en önemli şeylerden biri. dünyanın herhangi bir yerinde zamandan habersiz bir insanoğlu var mı acaba? burada dünya üzerinde kullanılan takvimlere örnekler vermişler.
‘At the Closerie des Lilas I sat in
a corner with the afternoon light coming
in over my shoulder and wrote in my notebook.
The waiter brought me a café crème.’
Ernest Hemingway
okur yazar olma konusunda ortalamanın biraz olsun üzerinde olsam da hala not tutma, yazıya dökme, liste yapma, ne bileyim işte yazı çizi işlerinde hala peçete kenarı, müsvette gibi materyallere bağımlı hissediyorum kendimi. ne zaman bir defter tutmaya kalksam ya kaybediyorum ya da yazdıklarımla veresiye defterine döndürüyorum. belki daha önce de anlatmışımdır, hep bişeyler yazmaya kalktığımda ne oluyorsa oluyor. en son yaptığımda yazımın kötülüğünün sebebini a harfine bağlayıp yazış şeklimi değiştirmeye karar vermiştim. sanki kitap a’sı yaparsam daha güzel olacakmış gibi. ama sanırım ilk kez bir defter konusunda içimde istek uyanması çalıştığım ortamda defter, kalem, ne bileyim canı sıkılınca silgi alan insanların olması ve aldığı deftere aşıkçasına ilgi gösteren varlıkların boy göstermesi. bu tavırlarıyla beni bile özendirdiler. hemen bir moleskine defter almaya karar verdim fakat pahalı geldiği için hemen her hafta bir kırtasiyeye gidip, defter seçip daha sonra almak üzere rezerve ediyorum. (bu arada bana moleskine hediye etmek isteyenler beyoğlu-galatasaray’da mektup kırtasiyesinde bulabilirler.)
moleskine aslında çok klasik bir defter tipi ve bu sadeliği ve yaratıcıya çok fazla müdahale etmeden, her türlü kolaylığı sağlayan tasarımıyla çok önceden beri birçok şahsın takdirini kazanmış. picasso’dan tutun amelie‘ye herkes bu defteri kullanıyor. nedir özelliği? öncelikle bu defter siyah deri kaplı ve bu nedenle zor şartlara karşı daha dayanıklı. sayfalar öyle abuksubuk dağılmasın, arasına koyduğun kağıt parçaları dışarı fırlamasın diye çok sağlam bir lastiği var. ha bi de öyle ıvır zıvır koymak arka kapakta bir cebi var. şu anda her tür kullanıma hizmet eden türleri olsa dahi -ki storyboard çizmek istersen özel çerçevelere bölünmüş yaprakları olan ya da aklındaki notaları kağıda dökmek isteyenlere özel defterler bile var- en son orijinal moleskine 1800′lü yılların sonunda üretilmiş ve uzun süre ortadan kaybolmuş. yeni dönem moleskine’ler ise artık bir akım haline gelmiş durumda. bu akımın adı moleskinerie . moleskinerie’lerin yaptıkları çizimler, tasarımlar her neyse işte…örnekler burada. 2 3 4 5
origen - xbox böyle bir site yapmış. tavşanlara dikkat.
renk karıştırıcısı - tasarımcıların en çok ihtiyaç duyduğu şey. aslında hali hazırda kullanılan grafik programlarında bu hizmeti veren aparatlar var ama yine de faydalı.
Communication Arts isimli derginin web sitesi
Dexigner Design Portal - mimarlıktan fotoğrafçılığa her tür tasarımı barındıran bir site
FABRICA - colors dergisinin tasarımlarını da yapan fabrika’nın sitesi. ayrıca buda yine aynı şirketin blog sayfası.
eskiden boğazkesen derlermiş ki boşuna değil, ingilizler istanbul’u işgal ederken bir tek burayla başa çıkamamışlar boğazları kesilmiş tek tek. şimdilerde ise adı bile ingilizce anılıyor lakin daha da önemlisi tophane, karaköy, boğazkesen, galata artık ne derseniz deyin siluet bir şekilde değişiyor. tabanlıoğlu bu proje hakkında 1998 yılından beri çalışıyor. proje resimlerine baktığınızda etkilenmemek mümkün değil. şu anda atıl durumda bulunan binalar yeniden kullanıma açılıyor ve liman yeniden canlanıyor. galataport projesine karşı çıkan bir grup “galata limanı dev metal konstrüksüyonlarla oluşturulmuş büyük alışveriş merkezleri ve hoteller ile heba edilmemeli. liman halkın faydalanabileceği bir projeyle değerlendirilmeli” diyor ve bir örnek olarak malezyadaki bir limanı örnek gösteriyor. 20 yıl türkiye’de yaşayan biri için oldukça doğal bir duygu bu. hayatım boyunca gözümün önünde sevdiğim birçok yerin ırzına geçildi, o kadar çok peşkeş çekme haberi okudum ki ben de bu projenin kime kazanç sağlayacağı konusunda endişeliyim. tabi şu ihale haberleri de insanın moralini bozuyor.
geçenlerde rahmi koç “ihale şartlarından haberim olsaydı ben de girerdim hem de rahmi koç olarak. kırk yıla ne deve kalır ne deveci ne de alacaklı” şeklinde bir ahkam kesmişti gazetecilere haklı olarak. zira olum o ne biçim ödeme planı yuh diyesim geldi okurken. ilk on yıl para ödeme ondan sonra tamamını da kırk yılda öde; oh ne ala memleket! keşke ben de girseydim ihaleye.

Son Yorumlar