çevre

You are currently browsing the archive for the çevre category.

karabatakblg.jpg

geçen hafta rus bandıralı bir petrol tankeri karadenizde fırtınaya tutularak battı. aynı fırtınada batan diğer gemilerde ise büyük miktarda sülfür bulunuyordu. batan gemilerin ardından karadeniz’e dökülenleri temizlemenin yıllar alabileceği de konuşuluyor. kaza… fırtınaya yakalanan tankerin aslında herhangi bir hatası yok. o her zaman yaptığı şeyi yapıyordu. bir yerden bir yere petrol taşıyor. fırtına da her zaman yaptığını yaptı. ilk kez fırtına çıkmıyor ya. fakat işte insanın içi kaldırmıyor bir noktadan sonra. petrol ve benzeri maddeler deniz yoluyla taşınmamalı. bakın taşınınca böyle oluyor.

ntvmsnbc’deki fotoğrafları görünce canım iyice sıkıldı. petrol faciası demek can çekişen kara bataklar demek benim için. karabataklar doğanın sözcüleriymiş meğer. bir de absürd gelecek belki ama duck hunt oyunu geldi aklıma. yukarıdaki posteri yaptım ben de. rakamlar sallamadır tabi bi de. sahi kaç canı kaldı doğanın?

tasarım dünyasının en başarılı yayınlarından biri olan japonya kaynaklı ping mag’da yayınlanmış süper bir derleme: japon ambalaj tasarımları.
1. çilek resmi geçidi

2. abur cubur karakterleri

3. sake şişeleri

4. doğa dostu ambalajlar

web tasarımına kıyasla basılı işler tasarlamayı daha çok seviyorum. tasarladığım birşeyin insanların ellerinde dolaşması, ona dokunmaları, karıştırmaları işin en hoşlandığım kısmı. bazı şeylerin basılı olması gerektiğine inanıyorum ve bunların basılmasına yardım ediyorum. hangi tarafta olduğunuza karar vermeden önce nelere malolacağını da bilmek gerekiyor. yaptığınız kitap için ne kadar ağaç kesildi? kullanığınız boyaların üretimi sırasında ne kadar zararlı madde atık olarak doğaya bırakıldı? öyle ya kullandığımız bütün boyalar petrol bazlı… bazı şeyler basılı olmalı fakat görüyorsunuz ki birçok şeyi artık dijital ortamda halledebiliyoruz.

pazar günü marketingist fuarındaydım. birsürü standda bloknotlar, dosyalar, broşürler… dosyaları ve broşürleri bir yere kadar kabul edebiliyorum fakat şu bloknot basma işinden vazgeçsek artık. dağıtılan bloknotların ne kadarı kullanılıyor, üzerine koyduğunuz telefon numaralarına ne kadar geri dönüş oluyor? bloknotun iş hacminiz üzerindeki etkisi ne? her yıl yılbaşında gelen ajandaların büyük bir kısmının atıldığından, ilk sayfalarına başlanıp sonra bırakıldığından eminim. defter, bloknot, ajanda kullanmak isteyen para verir alır. ayrıca yukarıda da söylediğim gibi artık bu ajanda benzeri şeyleri dijital ortamda tutmak hem daha kolay, hem daha işlevsel, hem daha çevreci, hem daha havalı… bırakın bu işleri bakın neredeyse artık bakkal bile veresiye defterini internet üzerinde tutacak.

aiga’nın sürdürülebilir tasarım merkezi‘nde birşey tasarlamadan, satın almadan önce kendimize sormamız gereken 11 soru listelenmiş.
p.gif

yukarıda görmüş olduğunuz uyarı bana gelen bir e-postada dip not olarak geçiyordu. çok başarılı bir eylem olduğunu düşündüğüm için ekran resmini aldım.

suvarmi.jpg

büyük şehirlerde yaşanan su sorunları öyle bir hal aldı ki tasarrufa gitmeden çözülebilecek gibi gözükmüyor. diş fırçalarken, traş olurken, bulaşık yıkarken artık daha dikkatli olmalıyız. sunipeyk harika siteler sitesi de konuyla ilgili güzel bir öneri getirmiş: “bulaşık makinelerinin %18 olan kdv’si %0 olsun, kdv alınmasın!“. bu harika fikre ek olarak su sorununun çözümüne yardımcı olabilecek birkaç öneride bulunmak istiyorum:

• yaz ve kış aylarında banyo yaparken büyük bir miktar suyu henüz banyoya başlamadan önce, suyu istediğimiz sıcaklığa getirmeye çalışırken harcarız. halbuki dijital ya da manual bir derece ayarı olsa ve su o sıcaklığa gelince akmaya başlasa daha az su boşa gider.

• zor durumda kalındığında su kesintisine gitmek yerine daha en başından -tıpkı internette olduğu gibi- kotalı su kullanımına gidilebilir.

• deniz suyundan içme suyu üretebilecek tesisler nano teknolojiyle birlikte çok daha ucuza su arıtabiliyorlar. lakin bunu da tadında bırakmak gerek zira aşırıya gidildiğinde bize daha fazla zarar verebilir diyorlar.

• ben diş fırçalamayı trt’de yayınlanan kısa eğitim programlarından öğrenmiştim. orada çocuklar koştura koştura banyoya giderler, macunu diş fırçalarına sürer, suya tutar, suyu açık bırakır ve dişlerini tam 2 dakika fırçalarlardı. 20 yaşıma kadar da aynı ritüeli uyguladım. taa ki sevgili eşim bana çok daha mantıklı bir yöntem gösterene kadar. nedir bu yöntem? öncelikle 2 ya da 3 dakika diş fırçalamak eski yönteme göre çok zor zira ıslattığınız diş macunu ağzınızda köpürür, ayna karşısında sizi küçük duruma düşürür. yeni yöntemde diş macunu fırçaya sürülür ve ıslatılmaz. dolayısıyla çok daha rahat bir sürüş keyfi yaşarsınız. suya da sadece ağzınızı yıkarken ihtiyaç duyarsınız. hooop kimbilir kaç metreküp suyu boşa akmaktan kurtardınız.

iSave musluk: bu tam olarak benim fikrim değil ama çok faydalı olacağına inanıyorum.

eğer bu tarz önlemler almazsak yakında en çok ziyaret ettiğimiz site iski‘nin arıza/kesinti sayfası olacak gibi.

bu sabah inhabitat‘ta okuduğum olağanüstü dayanışma bana kedimle çıktığım sinek avlarını hatırlattı. hoş, ortak çalışmanın sonucunda sineği yiyen yine o oluyor ama ben de kendime biraz pay çıkarmakta haksız değilim. bununla birlikte stüdyo libertiny binlerce arı ile bambaşka bir işbirliğine giderek ortaya alışılmışın dışında bir ürün sunmuş. stüdyo libertiny, arıların koloni oluşturmaları için vazo şeklinde bir kovan hazırlıyor ve 40.000 usta arı bir hafta çalışarak kovanın içini altıgen petekleriyle kuşatıyor. bu işleme “yavaş modelleme” adını koymuşlar fakat ortaya çıkan ürün o kadar etkileyici ki bu kadar teknik bir terim tatmin etmiyor. tabi bunu görüp de arıları kötü emellerine alet etmek isteyeceklere bu hayvanların baskılara ve haksızlıklara ne denli sert yanıt verebileceklerini de hatırlatmak isterim.

sevgili yerküremiz biz insanlardan çektiği kadar hiçbir canlıdan çekmemiştir herhalde. hani matrix’te ajanlardan biri insanlığın bir tür virüs olduğundan bahsediyordu ya neredeyse aynen öyle. her canlı gibi sevgili dünyamız da şu an garip bir sersemlik yaşıyor, biraz ateşi var. diğer canlılardan gözlemlediğimiz gibi (kendimize bakalım) hasta olduğumuzda öksürerek, terleyerek, kusarak, hapşırarak hastalığı vücudumuzdan atmaya çalışırız. eğer aynı sorumsuzlukla harcamaya, tüketmeye devam edersek sevgili yerküremiz silkelenecek, esecek, gürleyecek ve sevgili vücudundan bizi atacak. diğer taraftan öyle bir battık ki bu şeylerin içine nasıl hayatımızdan çıkaracağız bilmiyorum. ama bilen var: global warner!


global warner türkiye’den yola çıkıp dünya denizlerinde küresel ısınmaya karşı insanları uyaracak bir yelkenli. bu yıl içerisinde istanbul’dan hareket ederek tam bir dünya turu atacak ve 3 yıl sonra yani 2010′da yeniden burada olacak. karadan ve denizden ulaştıkları topluluklara nasıl daha zararsız bireyler olabileceklerini anlatıp onlardan söz alacaklar. hazırladıkları web sitesinde küresel uyarı hakkında daha fazla bilgiye ulaşabilir ve sizler de birer küresel uyarıcı olabilirsiniz.

erik spiekermann dünyanın gelmiş geçmiş en ekonomik font tasarımını bizlerin kullanımına sunuyor. FF Mt fontunu kullanarak %50 daha az kağıt ve boya, daha az alanla derdimizi anlatabileceğiz. dijital haberleşmenin, dar alanda çok şey anlatma ihtiyacının doğurduğu sesli harflerin kullanılmadığı yazım şeklinin üzerinde biraz daha oynanmış hali gibi duruyor ama denemek gerek. ücretsiz olarak indirebilirsiniz.

19 Şubat 2007 tarihini bir yerlere not edin zira bugün çok önemli bir gün. misak-ı milli sınırları dahilinde blogu olmayan il kalmasın şiarıyla yola çıkan öncü birlikler beşer onar kendilerini gösteriyorlar.

68.jpg

NuMB’ın hafifte yazdığı bu ve bu blogtan sonra aklına karpuz kabuğu düşmeyen var mıdır bilmiyorum ama eğer böyle bir yolculuğa çıkacağım birgün diyorsanız mutlaka bilmeniz gerekenlerden başlayabiliriz.

gemici düğümü nedir, kaç tanedir, nasıl atılır?
denizcilerin ayrı bi dili var. nasıl anlaşıcaz bu adamlarla? ha bir de
***nereden çıkmış bu dil?


çernobil faciasının yirminci yıl dönümünde yirmi yıldır hiç bitmeyen bir felaketin izleri.

Michael Jantzen’in tasarladığı Mhouse modern tasarım anlayışıyla geçmişte hayal edilen geleceğe en yakın yapılardan birine örnek olabilecek nitelikte. herhangi bir temele oturtulmadan zemine sabitlenmiş bir prefabrik yapı olan Mhouse içerisinde rüzgar ve güneş enerjisi panelleri barındırıyor. yani neredeyse kendi kendine yetebilen biyer olmuş. şeytan diyor al bunlardan bitane koy tophane sahiline. millet sanatsal performans diye bakarken yaz geçer. kışa da allah kerim.

bu arada kemal sunal’ın da böyle bir filmi vardı. zabıtalar evini yıkınca bu da seyyar bir ev yapıyordu kendine. aklıma geldi.

pazar günleri adet olduğu üzere güzel bir kahvaltı ve bakkaldan sipariş edilen bir ekmek ve bir hürriyet ile başladı. çok matah bir gazete olduğundan değil ya, birsürü ıvır zıvır var içinde eğlencelik. ona bakmak için. pazartesi yazısı hürriyetten bahsetsin.

hürriyet gazetesi okurken son üç dört haftadır en uzun süreyi özdemir ince’nin bulunduğu sayfada geçiriyorum. bu haftaki yazısı özellikle dikkatimi çekti. nasıl anlattığının da ne anlattığın kadar önemli olduğunu, mesela deniz baykal’ı dinlerken neden kafa atmak istediğinizi açıklar bir yazı olmuş. –> via

ince’nin bu yazısını ararken hurriyet yazarlarını kapsayan bir projeye denk geldim. yazarlar kalpleri kadar tertemiz ve beyaz sayfalara birbirlerinin portrelerini yazmışlar. gördük ki ertuğrul özkök “Nick Cave tutkusu dışında, Kanat Beyoğlu’nun en harbi, en kral delikanlısıdır” şeklinde cümle kurabiliyormuş. –> via

murat bardakçı gazetede en takdir ettiğim yazar. bu haftaki yazısında marmaray projesi kapsamında yapılan deniz kazılarında ortaya çıkan, bir zamanlar istanbul’da gerçekleşen tsunami nedeniyle yokolan bir bizans iskelesi ve gemilerinin akıbetinin ne olacağından bahsediyordu. eğer çok ileri bir teknoloji ile korunmazsa bu gemiler birkaç gün içinde toz olacakmış. nerde bizde o teknoloji, olsa da nerde bizde o duyarlılık sayın abim.


amerika deyince aklıma binbir türlü kötü söz geliyor. dünyaya yaptıklarının ötesinde para kazanma güdüsüyle birlik olmuş milyonlarca insanın vicdan denillen kavramı nasıl olup da üçbeş kuruşa sattıklarının koskoca bir abidesi gibi duruyor öyle haritada. ama her ne olursa olsun yine de sürüden ayrı hareket eden birileri çıkıyor. amerika’daki bir grup tasarımcı katrina kasırgası felaketzedeleri yararına felaket posterleri tasarlıyor ve satıyor. amaçları 1,000,000 $ toplamak.

eskiden boğazkesen derlermiş ki boşuna değil, ingilizler istanbul’u işgal ederken bir tek burayla başa çıkamamışlar boğazları kesilmiş tek tek. şimdilerde ise adı bile ingilizce anılıyor lakin daha da önemlisi tophane, karaköy, boğazkesen, galata artık ne derseniz deyin siluet bir şekilde değişiyor. tabanlıoğlu bu proje hakkında 1998 yılından beri çalışıyor. proje resimlerine baktığınızda etkilenmemek mümkün değil. şu anda atıl durumda bulunan binalar yeniden kullanıma açılıyor ve liman yeniden canlanıyor. galataport projesine karşı çıkan bir grup “galata limanı dev metal konstrüksüyonlarla oluşturulmuş büyük alışveriş merkezleri ve hoteller ile heba edilmemeli. liman halkın faydalanabileceği bir projeyle değerlendirilmeli” diyor ve bir örnek olarak malezyadaki bir limanı örnek gösteriyor. 20 yıl türkiye’de yaşayan biri için oldukça doğal bir duygu bu. hayatım boyunca gözümün önünde sevdiğim birçok yerin ırzına geçildi, o kadar çok peşkeş çekme haberi okudum ki ben de bu projenin kime kazanç sağlayacağı konusunda endişeliyim. tabi şu ihale haberleri de insanın moralini bozuyor.

geçenlerde rahmi koç “ihale şartlarından haberim olsaydı ben de girerdim hem de rahmi koç olarak. kırk yıla ne deve kalır ne deveci ne de alacaklı” şeklinde bir ahkam kesmişti gazetecilere haklı olarak. zira olum o ne biçim ödeme planı yuh diyesim geldi okurken. ilk on yıl para ödeme ondan sonra tamamını da kırk yılda öde; oh ne ala memleket! keşke ben de girseydim ihaleye.

bir arkadaşımdan gelen ve hepimizi ilgilendirdiğini düşündüğüm bir mesajı paylaşmak istedim. ya çözüm için birşeyler yapacağız ya da nuh dedemizden ders alıp bir gemi.
………………………………………………….

Merhaba,

İlk e-posta hesabım açıldığından beri birazdan okuyacağınıza benzer binlerce mail aldım. Dostlarımdan gelenlerin bazılarına şöyle bir göz attım, diğerlerini hiç açmadım. Oysa şimdi yazmakla kalmıyor, okumanızı istiyorum, çünkü bu kez gerçekten korkuyorum.

İki haftadır Açık Radyo‘da küresel iklim değişikliğiyle ilgili haberler dinliyorum, dış basından derledikleri makaleleri Açık Site’de de yayınlıyorlar. Önümüzdeki 10 yıl içinde önlem alınmazsa geri dönülemeyecek bir noktaya gelinecek.

Herkes gibi benim de başıma zaman zaman üzücü şeyler gelmiştir ama şans eseri en kötülerden hep korundum ve sandım hatta inandım ki bana bir şey olmaz. Şimdi ilk defa kıyamet denen şeyi yaşayacak kuşağın içinde olduğumu düşünüyorum. Yaşayan demeliydim, birçokları için kıyamet çoktan koptu. Güney Asya’da, Afrika’da, Irak’ta, Filistinde, dünyanın birçok yerinde, birçok insan kıyameti yaşıyor.

Çocukken anneme kıyametin nasıl bir şey olduğunu sormuştum; önce güpegündüz hava kararacak, demişti, sonra dışarıda alışılmadık sesler duyulacak, davullar, ziller çalacak. İnanmayan insanlar merak edip dışarı çıktıklarında ölecek, inananlarsa sesleri hiç duymayacak. Bazı geceler sokaktan -benim için alışılmadık- sesler gelirdi, yatağın içine büzüşüp dua ederdim, tanrım vallahi billahi sana inanıyorum, lütfen merakıma engel olmama yardım et, ölmek istemiyorum. İçerde inananlar televizyonun sesinden hiçbir şey duymuyor, oysa ben duyuyorum kıyametin kopacağını haber veren o alışılmadık sesleri. Annemin sözünü dinleyip, hiçbir şey yapmadan beklemenin tuzak olduğunu biliyorum artık, çıkıp ne olduğunu anlamak, kurtulmak için elimden geleni yapmak, teslim olmamak zorundayım.

Amerika ve Rusya global karbondioksit emilimini artıran iki büyük ülke olmalarına rağmen ve/veya nedeniyle Kyoto Protokolü’nü onaylamıyor, (%50 azaltılması gereken emilimi 2012 yılına kadar %5 azaltmayı lütfen kabul ediyorlar) dünya petrol devleri göğüslerini gere gere 2004 kârlarını açıklıyor. Peki ben kimim ki, sizi minik ve belki sonucu değiştirmeyecek önlemler almaya ikna etmeye çalışıyorum.

Tanıdığım bütün çocukların teyzesiyim, onların açlıktan ve soğuktan kırılan bir dünyaya doğduklarını kabul etmek istemiyorum.

Dünyayı, iki ya da dört ayaklı, kabuklu veya kanatlı, uçan, yüzen, zıplayan, ısıran, sokan ya da kovalayan bilimum mahlukatla paylaşmak istiyorum.

Küçük hayatımda alabileceğim en büyük önlem ne olabilir diye düşünürken şu formülü buldum.

1 birim daha az tüket…

Özellikle enerji ve petrol atıklarından mamul ürünlerin tüketimini 1 birim azaltmaktan söz ediyorum.

Yani, otomobili haftanın 7 değil, 6 günü kullanmaktan; 5 lambanın birini söndürmekten, marketten 10 yerine 9 torbayla çıkmaktan, çamaşır makinesini 3 değil 2 kere çalıştırmaktan… 

Benim köyde yapabileceklerim sınırlı ama uygulaması kolay, siz şehirde daha fazlasını daha zor koşullarda yapmak zorundasınız. Umarım denersiniz.

İlgilenenlere doğal ürünlerle ev temizliği konusunda bulduğum bir yazıyı gönderiyorum.

“Kadın köyde sıkıntıdan ne yapacağını şaşırmış”diyen de demeyen de sağolsun:)

Dostluk ve sevgiyle

Emel

………………………………………………….
Zehirli Maddeler Kullanmadan Evde Temizlik

 

 

Close
E-mail It