hayat

You are currently browsing the archive for the hayat category.

sigara.gif

19 Mayıs’ta uygulanmaya başlanacak olan kapalı mekanlarda sigara içme yasağı benim gibi sigara içmeyen biri için oldukça önemli bir uygulama. Belki bu sayede biraz daha rahat nefes alabiliriz. Bu güzel uygulamanın düzgün işleyebilmesi için kapalı mekanlara bu yasağı duyuracak panolar asılması zorunlu hale getirilmiş. Panoları düzenleyen genelgeye göre harf yüksekliğinin minimum 10 cm olması gerekiyor. Biz nasıl yapacağız diye düşünüp buna bir çözüm ararken Sigarayla Savaşanlar Derneği‘nden: “Herhangi birşey yapmanıza gerek yok, hazırladığımız posterlerden alıp asmanız yeterli.” bilgisini aldık. Farklı boyutlarda da alternatifler hazırlamışlar, belli bir rakama bunları satıyorlar. Yukarıda 50×70 boyutunda poster örneğini görüyorsunuz.

Harf yüksekliği 10 cm olarak hazırlanmış BURADA SİGARA İÇİLMEZ CEZASI 62 YTL posteri, tasarlayan(!) ve satışa sunanların kendini bilmezliğiyle dikkat çekiyor. Tıkıştırılmış, çekiştirilmiş, şişirilmiş, koparılmış yazılar çirkinliğe çirkinlik katmış. Katledilmiş harfler insanın üzerine üzerine geliyor. Dikkat çekmenin “büyük, daha büyük”ten geçtiğini sanan idarecilerin de bastırmasıyla 10 cm’lik harfler de zaten sadece bu arkadaşların yaptığı şekilde sığıyor standart 50×70 postere. Tıkıştır, tep, ez, böl! Genişlik sığsa yükseklik sığmıyor. 390 punto Trade Gothic Condensed Bold ile -ki kendisi en dar fontlardan biridir- büyük İ’leri küçük i yazarak ancak sığdırabildim. Üstelik daha da beteri bu kadar çirkin bir posteri asmayan işletmelere 1000 YTL ceza öngörülmüş. İşletmeler, denetleyenlerin kriteri bu poster olduğu için yeni birşey tasarlatmaktan da çekiniyorlar çünkü denetleyenlere göre en dikkat çekici, en okunaklı poster bu. Çirkinlik zorla dayatılıyor yani.

Tipografi sadece grafik tasarımcıların gördüğü birşey değildir. Grafik tasarım hayatı, senin dış dünya ile bağ kurmanı, yolunu bulmanı, başkalarıyla iletişimini düzenler. Baktığında daha kolay algılamanı sağlar. Kendimizi anlatamıyoruz, kimse bizi anlamıyor diye ağlanmak yerine iletişim kurmanın yollarını hep birlikte yeniden öğrenmemiz gerekiyor sanırım.

Sigarasız mekanlar için hazırlanmış güzel duyuru posterleri, işaretleri.

Sigara içmeyelim.

tasarım dünyasının en başarılı yayınlarından biri olan japonya kaynaklı ping mag’da yayınlanmış süper bir derleme: japon ambalaj tasarımları.
1. çilek resmi geçidi

2. abur cubur karakterleri

3. sake şişeleri

4. doğa dostu ambalajlar

liptonbalon.jpg liptonbalon2.jpg

sallama çay ambalajlarından enteresan dokular oluşabiliyor. iş yoğunluğundan kaçıp, ya da çay sallamak için mutfağa gittiğinizde bir iki dakika daha fazla kalmanızı sağlayacak süper bir el ve zihin egzersizi. makas olarak parmaklarınızı, yapıştırıcı olarak da bir iki damla çay kullanmak zorundasınız zira içeriye malzeme tedariki için gitmeye kalkarsanız müşteri temsilcileri sizi yakalayıp yine masanıza oturtabilirler. kaçın, kendinizi kurtarın… katkılarından dolayı kalembiticeyn, lipton ve doğuş çaya teşekkürler…

yukarıdaki tasarımı masaüstü resmi olarak bilgisayarınıza indirebilirsiniz: uçsam ya 1024×768

ek: 2 ekim 2007 salı / ilk cümlede geçen enteresan dokuları açıklığa kavuşturmak gerek. aşağıdaki de buna örnek olabilir sanırım:)

doguspattern.jpg

gözlük-süz

iki yıl önce burada da bahsettiğim üzere geçirdiğim operasyonla gözlükten kurtulmuştum. şimdi ise gözlüklü halimi hatırlamıyorum bile. insan ne kadar da çabuk unutuyor. her gün sabahtan akşama bilgisayar başındayım ve iki yıldır hiçbir problemle karşılaşmadım. şahin gibi olmasa da gayet düzgün görüyorum. buradan başka bir konuya geçeceğim sanıyorsunuz belki ama hayır… sadece bir memnuniyet yazısı yazayım dedim.

armalar.jpg

az önce moleschino‘da rastladığım ilginç ve bir o kadar da haklı bir “neden? sorusu. her ülkenin bir arması var fakat ya bizimki? ülkeler, armaları ve türkiye

buradan yola çıkarak başlamasını umduğum tartışmaları ise şöyle listeleyebilirim:

  1. bir armamız olsun, en azından isviçre gibi.
  2. pasaportlarımız küçülsün, netekim insan kullanacak.
  3. pasaportlarımız küçülürken ucuzlasın da. dünyayı görmek nispeten daha kolaylaşsın. öyle çılgın bir isteğim de yok. alman devleti ya da fransız devleti ne istiyorsa onu istesin ülkem pasaport isteyen için.

dünyanın en zengin adamı artık bill gates değil. peki kim? apple’la bağlantısı ne? ucuz bilgisayar diye birşey vardı hani niye burada hiç sözü geçmiyor? niye?

modern zaman, garip haller / serdar kuzuoğlu / radikal

temmuz07masaustu.jpg

her gün takip ettiğim elmaaltshift seçim sonrası yayınlanan bloguyla beni oldukça şaşırttı. akp’nin genel seçimlerden %48 oyla birinci parti çıkması nedeniyle büyük bir kesim tarafından aforoz edilen aziz nesin’in her görüşten insan tarafından benimsenmiş ve sık sık tekrar edilen “türk halkının %60′ı aptaldır” sözünü kullanarak tepki göstermek kantarın topuzunu kaçırmanın güzel bir örneği olarak orada duruyor. birşeyleri savunurken başka bir değeri de kaybetmemek gerek. demokratlığı sözde bırakıp yıllardır baskıyı ve korkuyu körükleyenler başlarını önlerine eğip düşünmeye başlamalılar nerede yanlış yaptık diye.

akp’ye oy vermedim, çok umutlu olarak oy verdiğim baskın oran da meclise giremedi. ama ne yalan söyliyim chp ve mhp’nin hükümet oluşturabileceği fikri bile saçma geliyordu. 4 yıllık akp iktidarı sırasında bana hiçbir programlarından bahsetmeyen, sürekli korku edebiyatı yapan, bu bir milli maçtır, bize oy vermezseniz şeriat gelecek gibi çirkin bir söyleme giren, seçim sürecinde de iktidar olmaları halinde ekonomik olarak ne gibi bir program izleyeceklerini anlatmayan, ekonomiden anlamayan, siyasetini işsiz, köylü, cahil üzerinden yapan, çalışanın yaşamını etkileyecek hiçbir program geliştirmeyen chp akıllı, ona oy verenler akıllı, vermeyenler aptal! benim gibi düşünenler akıllı, düşünmeyenler aptal!

dünyada eşi benzeri olmayan bir uygulamaya ev sahipliği yapan são paolo hakkında yazdığım, hafif.org‘da yayınlanan blog. reklamsız şehir são paolo.

temmuzla gelen ek: são paolo yazısı bu ayki grafik tasarım dergisinde de yayınlandı. ilk yayınlanmaya başladığından bu yana ilgiyle takip ettiğim grafik tasarım dergisi içeriğine katkıda bulunabilmiş olmaktan oldukça mutluyum.

mayisayimasaustu.jpg

bununla birlikte bütün masaüstü resimlerinin toplandığı bir sayfa var artık: Masaüss(t)ü.

sevgili yerküremiz biz insanlardan çektiği kadar hiçbir canlıdan çekmemiştir herhalde. hani matrix’te ajanlardan biri insanlığın bir tür virüs olduğundan bahsediyordu ya neredeyse aynen öyle. her canlı gibi sevgili dünyamız da şu an garip bir sersemlik yaşıyor, biraz ateşi var. diğer canlılardan gözlemlediğimiz gibi (kendimize bakalım) hasta olduğumuzda öksürerek, terleyerek, kusarak, hapşırarak hastalığı vücudumuzdan atmaya çalışırız. eğer aynı sorumsuzlukla harcamaya, tüketmeye devam edersek sevgili yerküremiz silkelenecek, esecek, gürleyecek ve sevgili vücudundan bizi atacak. diğer taraftan öyle bir battık ki bu şeylerin içine nasıl hayatımızdan çıkaracağız bilmiyorum. ama bilen var: global warner!


global warner türkiye’den yola çıkıp dünya denizlerinde küresel ısınmaya karşı insanları uyaracak bir yelkenli. bu yıl içerisinde istanbul’dan hareket ederek tam bir dünya turu atacak ve 3 yıl sonra yani 2010′da yeniden burada olacak. karadan ve denizden ulaştıkları topluluklara nasıl daha zararsız bireyler olabileceklerini anlatıp onlardan söz alacaklar. hazırladıkları web sitesinde küresel uyarı hakkında daha fazla bilgiye ulaşabilir ve sizler de birer küresel uyarıcı olabilirsiniz.

serdar kuzuoğlunun 16 nisan tarihli garip işler oluyor vesselam başlıklı yazısı …

bu hayatta en çok kullandığım cümle kalıplarından biri “hayat ne garip”. bundan bir ay kadar önce gevende diye bir grup keşfettim. çaldıklarından o kadar etkilendim ki web sitelerine girdim. sonra bi baktım biyerde konser veriyorlar ve şimdi farkettim ki herkes onları dinliyor!? bloglama camiasının istanbul ayaklarından kudra üşenmemiş süper ama (daha uzun bir ropörtaj bekliyorduk) kısa bir söyleşi yapmış gevende’yle. gevende ve birkaç soru

time dergisi “the design 100″ başlığı altında bir liste yayınlamış. berbat bir internet bağlantısıyla boğuştuğumdan zamanı ve sabrı olanlara bakmalarını öneririm.

dünyaca ünlü penguin yayınevi 2005 yılında 70. yılını kutlarken bu yıla özel bir kitap serisi yayınladı. bu kitapların kapakları da bulundukları yıla özel olarak tasarlanmıştı. Bu yıl 25. yılını kutlayan Can Yayınları, tıpkı Penguin Books gibi o süreçte bastığı kitaplardan 25 tanesini seçerek yeniden basmış.
böyle gider bu…

martayimasaustu.jpg

ilktasarim.jpg
yıl 1998 y&r/reklamevi‘nde staj yapıyorum. staj dediğim de öyle üniversite stajı gibi bir ay, iki ay değil tam 9 ay! ilk birkaç ay imaj bank kataloğundan görsel aramakla geçti. öyle ki artık sağda solda gördüğüm bütün resimler tanıdık gelmeye başlamıştı. daha sonra medya takip şirketlerinin gönderdiği kasetlerdeki rakip firma reklamlarının deşifre edilmesiyle görevlendirildim. reklamlarda söylenilen ne varsa kağıda döküyordum. o zamanların en kazık reklamları fadıl’lı -ki bir demet tiyatrodan hatırlarsınız- arçelik reklamlarıydı. adam türkiye’nin her yerini dolaşıyordu ve kesinlikle anlaşılmayan şiveleriyle bir yığın insanı çözmek zorunda kalmıştım. o zamana kadar bilgisayarla hiç yakın bir ilişki yaşamadığımdan herşeyi macintosh bilgisayarlarda öğrendim. photoshop henüz 3.0 ve freehand de hala aldus şirketine ait. kendime ait bir bilgisayar olmadığı için grafiker ya da art direktör yerinden kalkar kalkmaz bilgisayarının başına geçiyordum. sonra bana da bir bilgisayar verdiler, eskiydi ama olsun.
tasarım ve tipografiyle yeni yeni tanıştığım o yıllarda bu konuda yayınlanmış türkçe kaynak arayışı içine girmiştim. (hala da arıyorum) eğer herhangi bir güzel sanatlar fakültesi’nde okumuyorsanız pek birşeye rastlayamayacağınızı öğrendim. namık kemal sarıkavak’ın hazırladığı tipografinin temelleri isimli kitabı görür görmez aldım dolayısıyla. bununla birlikte reklamevi’nin de sunduğu inanılmaz kaynaklar vardı. o bir yıl içinde, geçmiş on yıla ait bütün ödüllü reklam filmlerini seyrettim ve kütüphanedeki bütün tasarım kitaplarına tam anlamıyla yumuldum. bir ineğin yukarıdan bakıldığında kemana benzediğini o zamanlar farkettim.

ajans çalışanlarının yaş ortalaması çok yüksek olmasa da 17 yaşında biri nerden bakarsanız bakın çocuktur. hiçbir şey bilmeyen, sürekli birşeyler soran, baş ağrıtan (kendimi biliyorum çok da konuşurum) bir çocuğa bir yıl boyunca tahammül ettikleri ve beyin fırtınaları gibi toplantılarına dahil edip bana, benim de fikirlerimin değerli olduğunu hissettirdikleri için hepsine minnettarım.

gün içinde onlarca kez kullandığımız buton mevzuunun tarihini inceleyen bir site. nereden çıktı bu düğmeler! işte düğmenin tarihi

camia içinde yürütülen mim dalgaları dünya liglerinde gördüğümüz meksika dalgaları gibi eğlenceli bir hal almaya başladı. mehmet doğan‘ın fikriyle blogları kritik ediyoruz. nahnu bey ayrıksı tasarım günlüğü’nü kritize etmiş ilk olarak ona cevap verelim sonra iadei ziyaret yapalım.

ayrıksı tasarım günlüğü tasarımının bir başkasına ait olmasının nedeni %75 terzinin kendi söküğünü dikememesi olarak tanımlanan sendromdan kaynaklanıyor. bu blogu yazmaya 3 gün önce başlamam ve ancak şimdi şu satırları ekliyor olmam da bunun en büyük kanıtı. ne zaman kendim için birşeyler yapmaya kalksam işler bir anda yoğunlaşıyor. ama bu ayrıksı tasarım günlüğü’nün rastgele bir tasarım şablonuna oturtulduğu anlamına gelmemeli. tarski’nin yaptığı bu şablon benim tasarım anlayışımla birebir örtüşüyor. benim için içerik her zaman tasarımdan önce gelmiştir. içini dolduramadığın takdirde yaptığın tasarım beş para etmez. bmw isminde bir markanız, muhteşem tasarımcılarınız ve dev gibi bir reklam bütçeniz var örneğin ama ürettiğiniz otomobiller -her ne kadar havalı görünseler de- herhangi bir ihtiyaca cevap vermiyor, üstelik sorun üstüne sorun çıkarıyorsa o marka ve tasarım hiçbir işe yaramaz.

tipografi konusunda uzman değilim ama birçok ustayı takip ediyor, bilgiye aç, doymak bilmez bir iştahla öğrenmeye çalışıyorum. internette rastladıklarımı buraya taşıyorum ki belki benimle birlikte bu konuya ilgi duyan insanlar da yeni şeyler öğrenir.

Nahnu.Org: “Weblog Falan”

benim için nahnu.org “header” diye de ingilizce söylenişi olan alınlıklardır. sayfa açılır açılmaz sizi hınzır bir misafirperverlikle karşılar. kendinizi tutamaz bir tebessüm koyverirsiniz. şaşırtıcıdır zira benim gibi “yoğun” biriyseniz bir girdiğiniz site öbürüne benzemez. her seferinde doğru yere mi geldim diye düşünebilirsiniz. bu tavır internet sosyetesinin davranışlarına göre şekillendirilmişse gayet doğru bir strateji olabilir zira avantaj ya da dezavantaj şeklinde yorumlamak tamamen ne amaçladığınızla ilgili. yıllardır internete hep bir tık uzakta olan benim için bile şaşırtıcı denilebilecek, yepyeni bağlantılara ulaşabileceğim bir kaynak olarak da önemli bir yeri var.

şu anki tasarımı okunurluk olarak biraz karışık geliyor belki sağ kolonu ana kolondan ayırmak bir çözüm olabilir. bununla birlikte sanırım genel olarak hepimizde var olan türkçe/ingilizce karmaşasına bir çözüm bulmak gerek. tarihler neden ingilizce? neden “related entries”?

ve pas…

cisday ailesi jolenéloy…

subatmasaustu.jpg
Şubat ayı sizin için bitmiş olabilir ama benim günüm halen devam ediyor. on dakika öncesinden şubat ayı masaüstü halleri.

19 Şubat 2007 tarihini bir yerlere not edin zira bugün çok önemli bir gün. misak-ı milli sınırları dahilinde blogu olmayan il kalmasın şiarıyla yola çıkan öncü birlikler beşer onar kendilerini gösteriyorlar.

bu sabah önümde listelenen bloglardan birinde kara tahtayla yapılabilecek hoş bir takvim tasarımından bahsediliyordu ki bu beni kara tahtanın nasıl yapıldığı üzerine araştırmaya sevk etti. ne yalan söyliyim ben tahtaya kara tahta özelliği verenin bir boya olduğunu hiç düşünmemiştim. bu konuda araştırma yaparken polisan’ın uzmanlar için hazırladığı sayfadan kara tahta yapımında mat sentetik boya kullanıldığını öğrendim ama arama sonuçlarında çıkan bir forum sitesi mevzuyu aldı tasarımdan bambaşka bir yöne attı. egitimhane.com adresindeki öğretmenlerden, hala yurdumda birçok öğretmenin aşınan ve artık üzerine yazılamayan kara tahtalarını öğrencileriyle birlikte tamir ettiklerini ve bu yöntemi babalarından hatta dedelerinden öğrendiklerini okuduğumda gülsem mi ağlasam mı bilemedim. yumurta akı, is, sirke… türkiye’de hala eğitime ayrılan pay çok az. bu yetmiyormuş gibi milli piyango’dan ordan burdan egitime ayrılan pay askeri mühimmata ayrılanın yanında devede kulak. bilinçli bir geleceği kaç tanka değişirsiniz diye sorsak? yumurta akı odun isi, sirke…modernleşiyoruz muntazaman.

ortalık en bilinmeyen 4 şeyle kaynıyor. eloy bey şık bir hareketle kaptığı pası al da at dercesine bize yollayınca altın gününde rovaşeta atan yaramaz çocuk misali bir utangaçlıkla geç kaldım ama buyrun bu da benim en bilinmeyen fantastik dörtlüm.

iş bitirici yalancı yöntemi
eğer birşeyi gerçekten yapmak istiyor ama bir şekilde sürekli erteliyorsam yalan söylerim. mesela bişey alıcam diyelim. sık görüştüğüm arkadaşlarımdan birine “biliyor musun bugün bilmemne aldım” diyorum. sonra bu eleman çıkıp bana “hani bilmemne almıştın yalancı” demesin diye gidiyorum paşa paşa alıyorum bilmemneyi.

bitiremediğim kitap dağları
herkesin okuduğunu okumayıp ismi orjinal geldiği, sağda solda duyduğum için aldığım birsürü kitap var. mesela sırf çok takdir ettiğim için tübitak yayınlarından rakamların evrensel tarihi* serisi, anadolu kültür tarihi gibi kitaplarım var. hatta matematik sanatı** gibi bir kitap bile almışım. hiçbirinin sonunu göremedim ama hep okurken sızmayacağım bir gün hayaliyle yaşıyorum. eşim haftada bir kitap bitirirken ben bir ayı bile geçiyorum çoğu zaman.

uyku pişmanlığı
uyuduğu için pişman olan kaç kişi tanıyorsunuz. ben onlardan biriyim. çoğu zaman ama özellikle haftasonu uyuyarak geçirdiğim zamanın boşa geçtiği hissine kapılıyorum. ne kadar uykum olursa olsun 12″den önce yatmam.

bi fikrim var
çocukken ne olacaksın diye sorduklarından hiçbir cevap vermezdim yani hatırlamıyorum sorduklarını bile. ama kendimi bildim bileli hep birşeyleri değiştirip, geliştirip yerine yeni bişey koydum fikren. mesela şu üzerine deterjan tankı monte edilmiş bulaşık süngerleri var ya, onu ben buldum işte. buna benzer birsürü şey… ama hep başkaları yapıyor. şu hayatta en çok özendiğim insan tipi de sırf bu yüzden hem düşünen hem de yapan insanlar. en sevmediklerim listesinde de zirveye oynayanlar ise her fikre “saçmalama” diyen insan modelidir ki ilerlemenin önündeki en büyük engeldirler.

*bu serideki kitapları da bitiremedim ama birsürü ilginç şey öğrendim. mesela bizim hesap makinesi ecnebilerin calculator dedikleri aletin, adını taa kadim halkların sayı sayarken kullandıkları çakıl taşından yani calculden aldığını.

**bu kitap oldukça ilginçtir. matematik ilkokul hariç hep bir bela olmuştur eğitim yaşamımda. bu yüzden herkes gibi ben de matematiğe karşı yeteneğim olmadığını kabul ettim. işte matematik sanatı kitabı bu matematik matematikçilerin işidir düşüncesine karşı çıkıyor. okuyunuz süperdir.

masaüstü envanter dökümü

bir nevi envanter yerine geçiyor bu fotoğraf. içinden 2005 yılına ait bir dekont çıktığına göre ne zamandır temizlenmediğini varın siz tahmin edin. bu kadarcık şey için kocaman bir çanta taşıyor oluşumu ise ben bile açıklayamıyorum.

bir moleskine blogu vesilesiyle tanıştığım moleschino‘da iran’ı sevmek için 41 neden listelenmiş. sonra bakmışlar 41 nedenden daha fazlası var bir 41 neden daha eklemişler. eğer böyle yazacaklarsa bence bir 41 daha eklesinler, doymazsak sonra tekrar ekleriz:)

uygulanmış hali için tıklayın
yeni yıla şurda bir iki gün kalmışken ağaç süsleme furyasına uzak kalmış, istemiş ama bir türlü adapte olamamış, değişik birşeyler arayanlar için tasarladığım günümüz modasına uygun kes&yapıştır çam ağacı hizmetinizde!
bedava yılbaşı ağacı

“Quasimodo’nun yapılacaklar listesi / 15 Kasım 1482

1. Çanı çal
2. Kalsiyum haplarını ihmal etme
3. Çingene kızı darağacından kurtar
4. Tekrar çanı çal”

ve diğerleri

yergi: mecidiyeköy’de oturuyorum ve evimin yakınında birçok orta ölçekli market/bakkal var ama ay içerisinde büyük alışveriş yapmak gerektiğinde daha büyük bir markete gitme ihtiyacı duyuyoruz. eve yakınlıkları hemen hemen aynı olan; ortaklar caddesinde gima, profilo alışveriş merkezi’nde tansaş ve cevahir alışveriş merkezi’nde de migros var. daha önce alışveriş merkezlerinin karmaşasına girmek istemediğimiz için gima’yı tercih ediyorduk fakat en son 3 gün arayla iki kez gitmek durumunda kaldığımız markette ilk gün gördüğümüz çürümüş kırmızı biberlerin ikinci gidişimizde de aynı yerinde duruyor olduğu gerçeği market alışkanlıklarımızı değiştirmemize neden oldu. tamam, market zincirleri manav reyonlarında hiçbir zaman semt pazarı kalitesine ulaşamadılar ama bu kadarı da biraz fazla. ayrıca her gidişimizde hangi araba sağlam, hangi arabanın tekerlekleri çalışıyor diye tek tek kontrol etmek zorunda kalıyorduk. alışkanlıkları değiştirmek zordur, imkansız değil.

biraz geç kalmış övgü: telefonumuz epey bir zamandır garip cızırtılar çıkarıyor ve zaman zaman kesiliyordu. ramazan bayramının son günü tümüyle kesildi ve biz de telefon arızaya numaramızı kaydettirdik. tatil günü olduğundan, koltuğumuza yayılıp kahve eşliğinde birşeyler seyrediyorduk ki kapı çaldı: türk telekom’dan geldiklerini söylediklerinde inanamadık. arıza kaydımıza 3 saat içinde geri dönüp problemimizi halletmeleri muhteşem birşeydi. böyle birşeyi yaşadıktan sonra insan daha önce duyduğu bütün olumsuz yorumları kafasından silip atıyor.

global dünyada teknolojiye dilediğin zaman ulaşabiliyorsun ama bunu tedarik edenlerin zırvaları bölgeden bölgeye değişiyor. Son reklamlarında “bilgisayarın hayatındır” diyen HP bu yaptığını Amerika’da da yapabiliyor mudur bilmiyorum ama Türkiye bu gibi şirketlerin çiftliği olduğu için diledikleri gibi at koşturabiliyorlar. cisday ailesinin beyi Eloy’un başına gelen, bir alışverişin sinir hoplatan öyküsü… merakla sonucunu bekliyoruz.

yazışmaların tamamını aşağıdaki adresten görebilirsiniz.
hp hakkında birşeyler

68.jpg

NuMB’ın hafifte yazdığı bu ve bu blogtan sonra aklına karpuz kabuğu düşmeyen var mıdır bilmiyorum ama eğer böyle bir yolculuğa çıkacağım birgün diyorsanız mutlaka bilmeniz gerekenlerden başlayabiliriz.

gemici düğümü nedir, kaç tanedir, nasıl atılır?
denizcilerin ayrı bi dili var. nasıl anlaşıcaz bu adamlarla? ha bir de
***nereden çıkmış bu dil?

card5.jpg

kelimeler anlatmak istediğin şey için her zaman yeterli olmayabiliyorlar. başka yollar olduğunu gösteren süper bir site. via

agustosayimasaustu.jpg


modern çağın getirdiği imkanlar sayesinde fotoğraf da ortak konuşma dillerinden biri haline geldi. artık çektiklerimizle derdimizi anlatmak daha kolay. ilk olarak pozometresi bile olmayan bir zenith tank ile fotoğraf serüvenine başlayınca eldeki diğer fotoğrafları taramak epey uzun süreceğinden şimdilik dijitalleri paylaşmakla yetiniyorum. yavaş yavaş.

indianşipşaktrick flickr sayfası

ahmet vuran'ın ayakkabı boyası kullanarak yaptığı resimlelerden biri

bir alttaki resimden de göreceğiniz üzere bir hafta bilgisayarımın başında değildim. bu arada ayvalık-cunda-assos ekseninde düz koşu yaptık. muhteşem yemekler yedik, muhteşem yerler gördük. ayvalık 1800lerin sonu 1900lerin başında yapılan evleriyle insanın başını döndürüyor. sokaklarında dolanırken şu evin kapısı bu evin cumbası derken kaybolduk ve bir bakkalın önünden geçerken gözümüz içerideki resimlere takıldı. fena yakalandık. öğrendik ki 40 yıldır orada yaşıyormuş ahmet amca ve ayakkabı boyasıyla resimler yapıyormuş. biz resimlere bakarken o kaptı bir tanesini bize hediye etti. teşekkür ettik.


cunda / 22 temmuz


dünyaca ünlü colors dergisi çok ilginç bir proje başlattı geçenlerde. proje şu: eline kalemlerini alıyorsun ve colors dergisini kafana göre yeniden yapıyorsun. konunu seç, hikayeni anlat, korkularını, gerçekleri, buluşlarını, başından geçen maceraları, fikirlerini dergiye dök. unutmaman gereken bu derginin editörü de art direktörü de fotoğrafçısı da sensin. via

sonradan gelen ek: colors notebook’u edinebilmek için mail attım kendilerine ve hemen yolladılar. zarfın içinde 4-5 dilde hazırlanmış proje metninin türkçe olarak da bulunması beni ayrıca mutlu etti.


çernobil faciasının yirminci yıl dönümünde yirmi yıldır hiç bitmeyen bir felaketin izleri.

artık türk blog camiasında güneş gibi parlayacak, samanlıktaki iğneyi bulmamızı sağlayacak ve bize hayran hayran okuduğumuz, yazdıklarına güldüğümüz, ne yerler ne içerler diye merak ettiğimiz bloggerları tanıtacak bir blogzine var: bloglama

farketing.com‘dan özenerek pazarlama konusunda birkaç tüyo vermek istiyorum büyük mağaza sahiplerine. sayın sahipler, şu karlı, soğuk günlerde biz insanoğullarının kazağa, monta falan ihtiyaçları oluyor. napalım yaradan bizi kürklü yaratmamış. iki tane kıl var onlar da çok bir işe yaramıyor. ve biz paraları hazırlayıp kazak ve mont ve bilimum ıvır zıvır ne varsa almak için mağazanıza geldiğimizde mağazanın sıcaklığından bu ihtiyaçlarımızı unutuyoruz. biliyorum üşümeyelim diye yapıyorsunuz ama o sıcakta kazak denemek de imkansız. gelin şu klimaların ayarlarını düşürelim. bakın bakalım satışlar nasıl ikiye, üçe katlanıyor. hatta mesela lokal ısıtma sistemleriyle sattığınız ürüne göre sıcak soğuk ayarı da yapabilirsiniz. misal kış ortasında bikini satıyorsanız basın sıcağı o bölgeye, size özel bir yaz yaratın. ya da kaban bölümünü yapay karlarla donatın. şeytan ayrıntıda mı gizliydi, neydi?

pazar günleri adet olduğu üzere güzel bir kahvaltı ve bakkaldan sipariş edilen bir ekmek ve bir hürriyet ile başladı. çok matah bir gazete olduğundan değil ya, birsürü ıvır zıvır var içinde eğlencelik. ona bakmak için. pazartesi yazısı hürriyetten bahsetsin.

hürriyet gazetesi okurken son üç dört haftadır en uzun süreyi özdemir ince’nin bulunduğu sayfada geçiriyorum. bu haftaki yazısı özellikle dikkatimi çekti. nasıl anlattığının da ne anlattığın kadar önemli olduğunu, mesela deniz baykal’ı dinlerken neden kafa atmak istediğinizi açıklar bir yazı olmuş. –> via

ince’nin bu yazısını ararken hurriyet yazarlarını kapsayan bir projeye denk geldim. yazarlar kalpleri kadar tertemiz ve beyaz sayfalara birbirlerinin portrelerini yazmışlar. gördük ki ertuğrul özkök “Nick Cave tutkusu dışında, Kanat Beyoğlu’nun en harbi, en kral delikanlısıdır” şeklinde cümle kurabiliyormuş. –> via

murat bardakçı gazetede en takdir ettiğim yazar. bu haftaki yazısında marmaray projesi kapsamında yapılan deniz kazılarında ortaya çıkan, bir zamanlar istanbul’da gerçekleşen tsunami nedeniyle yokolan bir bizans iskelesi ve gemilerinin akıbetinin ne olacağından bahsediyordu. eğer çok ileri bir teknoloji ile korunmazsa bu gemiler birkaç gün içinde toz olacakmış. nerde bizde o teknoloji, olsa da nerde bizde o duyarlılık sayın abim.

zaman insanoğlu varolduğundan beri aylak zihinleri kurcalayan en önemli şeylerden biri. dünyanın herhangi bir yerinde zamandan habersiz bir insanoğlu var mı acaba? burada dünya üzerinde kullanılan takvimlere örnekler vermişler.

bazılarınca sanat teröristi olarak adlandırılan banksy kendi yaptığı sanat ürünlerini dünyaca ünlü müzelere yerleştirmesiyle tanınıyordu. banksy bu kez dünyanın dikkatini ortadoğuya çekti. israil ve filistin arasına israil tarafından örülen duvara pencereler açtı. BM tarafından yasadışı ilan edilen duvar lordra ile zürih arası kadar bir mesafeyi kapsıyor ve berlin duvarından 3 kat daha yüksek. ve bu duvar filistin’i dünyanın en büyük hapishanesi haline getiriyor. hiçbir kanun tanımayan, insanlıktan nasibini almamış israil devletine keşke toprakla birlikte bir vicdan da vaad edilseydi.

neden televizyonu bu kadar yakından izliyor bu çocuk sorusundan yola çıkarak zorla kolumdan sürüklenerek götürüldüğüm göz doktorunda her ne kadar panoda yazanları ezberden söylemeye çalışsam da takacaklardı işte gözlüğü.. 4. sınıftan bahsediyorum. yaş olsun olsun 10, daha fazla değil. 14 yıl olmuş. 14 yıl sonra iki gün önce gözlüklerim kırıldı. evet daha önce de kırılmıştı, hatta bir hafta arayla kırdığımı da bilirim. ama bu kez son oldu. iki gündür gözlüksüz idare etmeye çalışıyorum. doğru düzgün göremeyince insan huzursuz oluyor epey. bir de buna tasarımcılık yaptığım gerçeği eklenince iş iyice vahim hale geliyor. şu halimle bile birkaç tasarım yaptım. ama sonucu bilmiyorum:) (arkadaşlar nasıl olmuş bi söyleyin, kayma falan var mı?)

bu göz mevzuuna bir nokta koymak amacıyla istanbul cerrahi hastanesine muayeneye gittim. meğer benim gözler çığırlarından da çıkmışlar. sol gözde 5 derece, sağda ise 3 derece astigmat var. ayrıca her iki gözde de miyop oluşmuş. zaten sol gözüm en başından beri problemliydi. göz tembelliği denilen bir mevzu var bilmem bilir misiniz. hayatımda ilk kez göz doktoruna gittiğimde ki unutmam bir sonbahardı, doktor: “sol gözün epey tembel kalmış, onu çalıştırman lazım. bundan sonra her akşam 1 saat sağ gözünü kapatarak televizyon izleyeceksin.” dediğinde bunun ne kadar zor bişey olduğunu bilmiyordum. ama düşünün televizyonda bişeyler oluyor ve siz göremediğiniz gözünüzle izlemeye çalışıyorsunuz. haliyle yapmadım bu egzersizleri. :) sonuç sol gözüm %50 çalışıyormuş. hehe..eden bulur. yarın ameliyat oluyorum. bakalım sonuç ne olacak. tırsmıyor da değilim. ama olucaz dedik bi kere. geri dönüş olmaz bu saatten sonra.

tekelizm kendilerine “tekelci düşünce cephesi” diyerek manifestolarını da bir güzel yayınlayan sevgili tekelizm.com virütikleri. tamam reklamcıyız, herşeyi kullanırız. tabi ki böyle size bir lafım yok. aslında var. canım artık tekel birası içmek istemiyor. çok güzel olmuş stickerlar falan. ama ne biliyim. bişeyler kırıldı lan. evet bir karşı duruştur graffiti, sesini başka türlü duyuramayan, rahatı kıçına batanların yüksek sesle bağrışıdır. yeri gelir bansky abiniz gibi, naro gibi sisteme kayar. naro izin vermiş midir sizin skndrk biranız için kendi sitelerinin kullanılmasına, kendi adlarının geçmesine. bilmiyorum belki de vermiştir. neden kızıyorum onu da bilmiyorum. ama bişeyler kırıldı lan. canım artık tekel birası istemiyor. çok güzel olmuş stickerlar falan.

Zamanın dışına çıkma kavramı var bi de. Ki bu durum genelde:

-Anaaa zamanın dışına çıkmışız laaaan! şeklinde tezahür eder. Kendimizi o kadar kaptırmışızdır ki boyut değiştirmişiz. Hepsi o eşşek muavin yüzünden olmuş. Neyse..geri de dönemiyoruz. O halde yeni bir yaşam formu aramamız lazım zamanın dışında. Kesin orda da canlılar olmalı. Bulduk diyelim o formu.

Şimdi zaman olmayınca acele de etmiyorlardır o arkadaşlar. Her zaman tatil. (garip bir bakış açısı tabi. nasıl karnınızı doyuruyorsunuz kardeşim.) Tabi sürekli kebap yapmak sıkıcı olacağından buradaki arkadaşlar kendilerini sanata, spora, bilime vermiş, deli bir teknoloji yapmışlar. Şimdi gidicez onlardan yardım isteyeceğiz de kendilerinde olmayan zamanı bilip bizi geri gönderebilirler mi? Anlatsak anlarlar mı? O zaman zamanı tarif etmemiz gerekecek.

-Şimdi abi zaman, eee geçen şeye zaman denir. Bu ay olsun gün olsun hep geçer. Misal kol saati. bak kolumda var. Şimdi çalışmıyor ama biz buna bakıp saat kaç onu görüyoruz. Bi de abi, bu zaman öyle her zaman aynı diildir, bazen çok çabuk geçer bazen hiç geçmez. anlatabildim mi abi?? (ben bu adamların dilini nerden biliyorum. he he:)) hikaye kandırmacası)

-??!!**???

Anlamayacaklar haliyle. Peki o zaman bizi ışınlasınlar bir yere kadar. biz ordan başkasına sorarız.

…eskiden yazmışım bu sabah görünce güldüm kendi kendime. zamanında epey eğlenmişiz.

istanbul metrosu hepinizin de bildiği üzere bizi yerkabuğunun derinliklerinden gitmek istediğimiz koordinata bırakıyor bir süredir. ve ben de bir süre önce ev değiştirdiğim için işe bu tırtıllarla gitmek durumunda kalıyorum. amma velakin bir maruzatım var a dostlar. bu metro denilen canavarın kapıları ya belirli bir zamana ayarlanıp otomatik olarak kapatılıyor ya da metronun şöförü manyak. mecidiyeköy’den bineceksiniz diyelim. metroda da o anda bir vagonda 100 kişi olduğunu varsayalım. şimdi durakta durduğunda bu yüz kişiden ellisi iniyor. işlerin aksamaması için inenleri bekleyip sonra binerim diyorsun. millet indikten hemen sonra kapı kapanma sinyali çalıyor. baktım bikaç gündür içeri zor atıyorum kendimi. hatta bi keresinde fırça yedim megafonla: “sinyal çaldıktan sonra binmeye çalışmayınız” diye. ulan ne zaman binicez biz peki.

kanser

sarı bileklikler…

dün akşam saat 8 civarı istiklal caddesinde bir tezgahta rengarenk korsan kanser bileklikleri müşterilerini bekliyordu. ilk kimin aklına geldi acaba. az önce sabah gazatesinde okuduğunuz haberde nike’ın da bunu yaptığını, istanbul’daki modacıların da özendiğini falan okudum. gün geçtikçe daha ilkel oluyormuşuz gibi bir his var içimde. bileklik mevzu diil de insanlar bunu yardım toplamak için yapıyorlardı yav. para kazanmak mı deniyor sizin dilinizde buna. anlamıyorum. yalnız bırakın beni..

cebinizde çok para taşımıyorsunuz diyelim. yani çok paranız var da yanınızda taşımıyorsunuz. ne var ne yoksa kredi kartıyla alıyorsunuz. ama diyelim en ihtiyacınız olduğunda ceplerinizi kurcaladınız ve çoktan siparişini verdiğiniz ve hiç geciktirilmeden poşetlenmiş isteklerinizi elde etmek için yeterli parayı bulamadınız. bu durumda istekleriniz oldukları yerde poşetlenmiş dururken satıcının “sonra verirsin abi” ısrarlarına rağmen ” bi dakka dursun bunlar burda ben para çekip geliyorum” da diyebilirsiniz. burda durmak lazım. şimdi arkadaşlar. pozisyon gereği cepte biten parayı istekleri karşılayacak şekilde bir şekilde tedarik etmek gerekiyor. bu durumda öncelikle en yakın banka hafızada taranır. daha önce geçtiğiniz sokaklar falan düşünülür ve o sırada zaman kaybetmemek için bir yöne doğru düşünmeye devam edilir halde yürünür. biliyorum şimdi böyle yazınca karışıkmış gibi duruyor ama pratikte hiç zorlanmadan yapabildiğimiz şeyler bunlar. yolun başına kadar gelinmiştir artık ve taaaaa yolun öbür karşısında garanti bankası yeşil yeşil yanmaktadır. ama yanınızdaki muhteşem ses size dönüp “bak burda halkbank var, altın nokta değil mi o?” diye sorabilir. siz de karşıya boşu boşuna geçmiş olmamak için hadi bir deneyelim diyebilirsiniz. şimdi halkbank atm’sinin yanındasınız. kartı taktınız..hoşgeldiniz xxx bey merhaba nasılsınız dedi…lütfen şifrenizi giriniz dedi ve ardından çıkan ekranda ışıl ışıl ekranında kaç para çekmek istersinizin rakamca halleri sıfırları atılmış bir halde karşınıza dizildi. bunların hepsi ihtimaller dahilinde. mutlulukla “ver ordan bi 50 yetele” demiş olabilirsiniz ve ardından halkbank atm’si de aşkla para saymaya başlayabilir. ama! siz mutlulukla ekrana bakmaya devam ederken ekran birden değişip “üzgünüz kartınız bu atm’de geçersizdir” şeklinde bir uyarı bu saatten sonra kesinlikle olanaklar dahilinde değildir. baştan söylesenize canım şunu.

ne zaman woody allen’dan bahsetsem ya çok seviyorlar ya da gerçekten tahammül edemiyorlar adama. neyse ki ben çok sevenler kategorisindeyim. izlediğim her filminde gülmekten kendimi alamıyorum. başka birşey aramak için girdiğim radikal‘de geçen pazar yayınlanmış bir woody allen yazısı gördüm. woody çektiği filmlerden birkaç örnekle sinemaya bakışını anlatmış.

kanada hükümeti ısrarla fok avını desteklemeye devam ediyor. yıllardır izin verdikleri ve iki ay içerisinde binlerce fok’un ölümüne sebebiyet veren bu ülke bu yıl da aynı görüntülere sahne oluyor. birkaç günlük hayvanlar çivili sopalarla öldürülüyor. hatta bazıları tamamen ölmeden derileri yüzülüyor. dünya‘nın her yerinde bu olayı protesto için binlerce insan yürüyor, seslerini duyurmaya çalışıyor ama kanada hükümeti ahlaksızlığında diretmeye devam ediyor. insanın elinden hiçbişey gelmeyince şöyle hokkalı bi küfür savurmak istiyor ama onu da kime nasıl duyuracaksın ki…

bir haftadır yığınla fok öldürüldü bile ama 12 nisanda başlayacak olan ikinci tur katliamı belki de gerçekten baskı yoluyla durdurmaya gücümüz yeter. hiçbirşey yapmamak tabii ki daha kolay ama bi mail atmak da o kadar zor değil. AFAG ve foklar.gen.tr buna inanıyor. siz de inanın. daha önce olmuş, umarım yine olur.

perşembe kadar güzelsin perşembe kadar hızlı
her daim bir cümbüş arasında gizli
bir yıldızın köşeleri kadar uzakmışız öyle derler
oysa yakından bakınca yıldızlar yuvarlaktırlar

küfür gibi şarkı ulan bu..söylüyorum, anlamıyorum.

bi başlayan bırakamıyor bu mereti. nargileden bahsediyorum. yazmak kolay değil. gündelik yaşamda kullandığım 100 kelimeyle bundan bahsetmem hiç kolay değil. nargileden bahsedeceksen erbap, racon gibi kelimeleri de bilmek gerekiyor. bu vesileyle onları da kullanmış oluruz.
M.Ö ademoğlu ibadet ederken yaktıkları şeyin kafa yaptığını farketti ve buna tütün (tütmekten türemiş olsa gerek bi bakalım) dedi. tütünü bulanların kimler olduğunu tam olarak bilemesek de nargilenin hangi aklıevvelin fikri olduğunu biliyoruz: hindistancevizi’nin dışındaki tütün benzeri tabakayı yakan ve cevizin içine soktukları kamışla keyif yapan hintliler. zaten nargile de adını farsça’da hindistancevizi demek olan “nargil”den alıyor.
öncelikle bu işin erbabı olanlar eski usul nargile içerler eğer karizma yapmak istiyorsanız siz de böyle yapmalısınız. ama bu gırtlak kanseri riski de oluşturduğundan mısırdan özel olarak getirilen ve adına bahri veya Arap tömbekisi denilen tütünlerin kullanıldığı nargileler de var (elmalı, kavunlu, capuccinolu gibi…) isterseniz şişeye su yerine süt, rakı gibi şeyler de koyarak farklı tatlar yakalayabilirsiniz.
nargile içmenin de bir raconu var. mesela nargile ateşinden sigara yakmayın, dövebilirler. eğer birkaç kişi aynı nargileyi içiyorsanız marpucu başkasının eline vermeyin, masaya bırakın ordan alsın.(ah şu tabular)
yeni başlayacaklar için bilinmesi gereken bir diğer şey de nargilenin nasıl içileceği. ayrıca buradan da fotoğraflarla görebilirsiniz. nargile muhabbeti uzun olur. dolayısıyla karşınızdakini iyi seçmelisiniz. sonra çok sıkıcı olabilir. ben bunu seçtim mesela.
kendin gibi birsürü insanla aynı anda nargile fokurdatmak istiyorsan eğer tophane ve çorlulu ali paşa medresesi bunun için birebir.
nargile yapısı itibariyle öyle sigara gibi iki nefeste bitirilebilecek birşey değil. zaman ayırmak lazım ki iki lafından birisi “bakarız, o zaman düşünürüz” olan bizler için bu çocuk oyuncağı. haydi ciğerinize kuvvet.

bikaç dakika

koşarak evden çıktım, tam tamına 44 dakika önce işte olmam gerekiyordu. aslında hiç acele etmeme gerek de yoktu öyle ya ha 44 dakika ha 2 saat. deli gibi koşuyordum metroya yetişmek için soğuktan genizim yandı. birden cüzdanımı evde unuttuğumu farkettim. tam da hedefe ulaşmanın verdiği zevki yaşayacakken hayal kırıklığıyla birden orda çakıldım kaldım. Bikaç saniye sonra nefes alışverişim normale döndü. hiç de gelirkenkine benzemeyen bir tempoyla geri döndüm zile bastım. camdan beni giderken görenler şimdi aynı yerde sırıtıyorlar. zile birdaha bastım. ayakkabılarımı çıkarmamalıyım. anahtarımı aradım. buldum zar zor, kapıyı açtım. alışkanlık, yine beşer beşer çıktım merdivenleri. yine kapıyı açtım, ayakkabıyla girdim. iyiki yollar çamurlu değildi. cüzdanı aldım.

yine metro önündeyim. iyice ağır adımlarla gişeye yürüdüm, bi bilet dedim (içimden “niye lan aylık akbil geçmiyor burda ha”) bilet, turnike, merdivenler…bir sürü insan var. bu saatte mi işe gidiyor hepsi diye merak ettim. televizyona baktım. NTV ile anlaşmışlar, istasyonlarda sürekli bu kanal var. eskisinden iyidir. maçlar oluyor bazen istasyondan çıkmak istemiyorsun. metro göründü, o sırada televizyonda tayyip’le ilgili bir haber vardı. siirt’teki seçime girip giremeyeceğiyle ilgili bir haber. hemen kanal değişti, belediyenin icraatlarını gösteren kasetin abuk bir yerinden akmaya başladı görüntü. kasten yapıyorlar bunu…sinirlendim. araca bindim hemen. gözlüklerim buğulandı. kimseyi adamakıllı göremiyorum ama belli de etmiyorum. kendimce bu durum mide guruldaması gibi birşey, sen farkeder ve duyarsın ama başkası duyamaz. biri omzuma dokundu, döndüm. mahalleden biri, ne zamandır görmüyordum, yine görmüyordum ama bulanık da olsa tanıdım. gözlüğümü çıkardım. güldü. eee ne zaman gidiyorsun askere dedi,sanki hergün görüşüyoruz da soracak başka şey bulamamış gibi…iş, güç dedim, sustum, sonra hep o konuştu birşeyler anlattı ama hatırlamıyorum. sonra araçtan indik, o tramvay’a ben de otobüs durağına doğru seyirttik. o, akşam maalledeki diğer arkadaşlarına götü kalkmış ipnenin dedi büyük bir ihtimalle. ben otobüs bekledim. beklemeyle geçen bunca zamana birkaç dakika daha ekledim. herkes benim gittiğim otobüse koştuğu ve ben hep “ne koşçam ya” diye baktığım için 8. otobüse bindim. bazıları yarışı çoktan bitirmişken ben daha startingboxta yerimi yeni alacağım. son düzlüğü dönerken şoför bana dönüp “telefonu kapatsana kardeşim” diye var gücüyle bağırdı. ben daha nooluyo ulan demeden bütün yolcuların linç için hazır beklediklerini gördüm. sonra şoför “pardon birader telefonla konuşuyorsun zannettim” dedi daha sessiz. derin bir nefes aldım. inmek üzereydim nihayet, düğmeye bastım. sanki ben inmeyecekmişim gibi biri önüme geçmeye kalkıştı “inicem ben de dedim” biraz sert. kapı açıldı, indim. karşıya geçtim. kapıyı açtım.

Az önce bir martıyı ayağında bir Lipton poşeti uçarken gördüm. (Bunu da gördüm ya) Birkaç gündür yan binalar çeşit çeşit kuşla dolmaya başladı. Sürü halinde geçiyorlar. Baştan kaz sürüsü zannettim ama sonra dank etti burda ne işi var kaz sürüsünün. Sanırım daha önce de buraya takılıyorlardı ama ben yeni farkettim. Bir rivayete göre karşı apartmanın en üst katı bir zamanlar yemekhaneymiş. Artan yemekleri şu an benim yaklaşık 10-13 m ilerimde olan duvarın köşesine döküyorlarmış. Tabi martılar da üşüşüyormuş. Şimdi kimse birşey atmıyor ama hala burdalar ve sayıları da epeyce fazla. Gözgöze geldim biriyle. Yiyecek gibi bakıyordu. Hitchcock’un Kuşlar filmini hatırladım. Orda da kuşlar sapıtıp millete saldırıyordu. Olur mu olur. Hayvanları bu kadar aç bırakır, doğal yiyeceklerini tüketirsen haliyle başka birşey yemek isteyecekler. Neyse ki tercihlerini kuru fasülye, pilav, bilemedin simitten yana kullandılar.

 

 

Close
E-mail It