tarih

You are currently browsing the archive for the tarih category.

melek.jpg

Eski web arşivimde, bulduğuma çok sevindiğim bir denememe rastladım. Photoshop’ta yapılmış bir kolaj denemesi…


Ünlü fransız otomobil firması Citroen‘in 1950′lerden bugüne kullandığı basılı materyallerden oluşan muhteşem bir koleksiyona rastladım geçenlerde. O kadar etkileyici ve temiz tasarımlar var ki blog için görsel seçmekte epey zorlandım. ilk bunu çok beğendim sonra bunu.

CERN’de yapılacak, evrenin nasıl var olduğuyla ilgili bilgilere ulaşılacağı beklenen Atlas deneyi sırasında ortaya çıkan yüksek enerji, zamanda bir kırılma yaratacak, atom düzeyinde bile olsa bir zaman tüneli oluşacak…

CERN’de yapılacak zaman yolculuğu deneylerinden ilham alarak Artemis tarafından başlatılan ve lyn sayesinde dahil olduğum “Zamanda yolculuk gerçekleşebilseydi, gitmek isteyeceğimiz iki zaman dilimi”, sorusu üzerine mim dalgası.

Zamanda yolculuk fikri beni her zaman heyecanlandırmıştır fakat hiçbir zaman belli bir zamana gidip orada yaşamak üzerine olmadı hayallerim. Ha tabi zamanda yolculuk benim için mekanda yolculuktan hiçbir zaman ayrılmamıştır. Eğer sadece zamanda yolculuk edip bulunduğumuz mekanı hiçbir zaman değiştiremeyeceksek, yani 2008 İstanbul’undan 1497 Floransa’sına gidemeyeceksek, bu konuyu ayrıca değerlendirmemiz gerek. Tabi böyle bile olsa yaşadığımız şehir dolayısıyla epey şanslı sayılırız.

Zaman ve mekanda yolculuk edebileceğimiz varsayımıyla, bulunmak istediğim iki zaman noktası şöyle:

1- 20. yüzyılın en büyük grafik tasarımcılarından Otl Aicher ile tanışmak ve bi şekilde birlikte çalışmak isterdim. En bilinen işlerini 1972 Münih Olimpiyatları için tasarladı. Olimpiyatlar için tasarladığı piktogramlar, halen tüm dünyada halka açık alanlarda yönlendirme sembolleri olarak ve hatta artık klişe de olsa birçok ilan, logo tasarımında kullanılıyorlar. Eğer bir zaman makinem olsaydı 60′ların sonuna gider Aicher’in 72 Münih Olimpiyatları için yaptığı çalışmalara dahil olmaya çalışırdım.

2- İstanbul’un şu anki haline baktığımda güzellikten çok harap edilmiş bir kent görüyorum. Yaşım baz alındığında şehrin güzel olan haline yetişmem de imkansızmış. Geçen yıl Pera Müzesi‘nde açılan “Konstantiniyye’den İstanbul’a” sergisini gezerken daha önce hiç görmediğim bir İstanbul fotoğrafına rastlamıştım. İstanbul surları denize iniyor ve önünden kayıkla insanlar geçiyor. İnanılmaz bir manzaraydı. Henüz bir sahil yolunun olmadığı 1950 öncesi İstanbul’una gitmek isterdim. Hem o çok merak ettiğim sahil meyhanelerini görmek, uskumru dolması yemek için, hem de bozulmaması için neler yapılabilirse işte yapmak için.

Geçmiş ya da gelecek, gideceğiniz, göreceğiniz, yiyip içeceğiniz şeyleri çok merak ediyorum: kudra, neşeligençler, nahnu


snoop dog mtv’de rastladığım, yaptığı müziğin hayranı olmasam da rastladığımda dinlediğim bir müzisyen. fakat son zamanlarda mtv’de dönen sensual seduction klibi ile hayranları arasına katılmama ramak kaldı. yapım kalitesi, uygulamadaki profesyonellik, dönemle birebir oturan koreografi göreceksiniz ki sizi de etkileyecek.

tabi görebilirseniz…

geleceğe not: siz bu yazıyı okurken video linki çook uzaklara gitmiş, aslında o kadar uzakta olmasa da gözlerimiz kapandığından görünmüyor olabilir. sabırlı olun, eminim birgün açılacaktır.

geleceğe not 2: tabi okuyamıyor da olabilirsiniz zira aynı zihniyet erişimini yasakladığı bir siteye, başka bir konu için dahi olsa, link vermeyi de suç kapsamına alıp bu siteye erişimi de yasaklayabilir. göğe bakalım.

calvino‘nun, katıldığı savaşta sol tarafına yediği bir gülleyle iyi ve kötü olarak tam ortadan ikiye bölünen bir soylunun hikayesi anlatılan “ikiye bölünen vikont” adlı öyküsü ilginçtir. calvino -ki kendisi görünmez kentleri görünür kılan bir hayal gücüne sahiptir- bu öyküsünde tamamen fantastik bir hayat öyküsünden etkilenmiş. hayatı, soylu olduğunu iddia eden fakat hiç de zengin olmayan doktor babasının alacaklılarından kaçmak için ailesi ile şehirden şehire dolaşmakla geçti. madrid’te üniversitede okurken bir arkadaşını yaraladığı için hakkında tutuklama emri çıkarılınca italya’ya kaçtı. tam da o sırada osmanlı’ya karşı sefere hazırlanan haçlı ordusuna katılmak için büyük bir hevesle ve italya’dan bindiği marqueza isimli gemiyle, bize göre inebahtı ona göre lepanto savaşına katıldı. osmanlı’nın yenildiği savaşta miguel de cervantes göğsüne iki kurşun yemiş, sol elini de bir gülle götürmüştü. (hikayenin devamını murat bardakçının yazısından okuyabilirsiniz.) iş bulamadığı için yazarlığa başlayan fakat yazdıkaları tutmadığı için farklı işler yapmak zorunda kalan cervantes ancak son yazdığı don kişot’la adını duyurmayı başardı. kitabın ve yazarın ünü o kadar yayıldı ki o zamanın korsancıları tarafından don kişot’un sahte bir devamı yazıldı. yazar ise ancak bir on yıl sonra kendi kitabının devamını yazabildi.

gelelim bu hikayeyi aklıma getiren ve bu yazıyı yazmama neden olan şeye. textatis isimli font tasarım firması don kişot’un ilk baskılarında kullanılan yazı karakterini günümüz tasarımcılarının kullanımına sunmuşlar. karakterlerin zarifliği, dengesi çok hoşuma gitti.

dülsinya, donkişot, quixote, la mancha,

kariye.jpg

yaklaşık bir ay önce pera müzesi’nde açılan Bir anıt, İki anıtsal kişilik, Theodoros Metokhites’ten, Thomas Whittemore’a sergisi sayesinde aklıma düşen kariye ziyareti geçen haftasonu nihayet gerçekleşti. her yıl bir sürü insanın kilometrelerce yol katederek geldikleri edirnekapı’daki kariye, bizans döneminin en etkileyici eserlerinden biri. istanbul’un fethiyle tıpkı ayasofya gibi camiye çevrilmiş ve bu dönüşüm sırasında bütün duvar fresk ve mozaikleri alçı ve sıvayla kapanmış. ne tesadüftür ki bu katman eserlerin bugünlere ulaşmasına da yardımcı olmuş. resimlerine bakınca eminim etkileneceksiniz fakat bir de kendi gözlerinizle görmenizi tavsiye ederim.

eğer siz de bizim gibi “hem kahvaltı ederiz hem de müze gezeriz” hayaliyle giderseniz aç aç geri dönebilirsiniz zira çevrede yemek yenilecek yerlerde turist kazığı yemeniz olası.

pazar günleri adet olduğu üzere güzel bir kahvaltı ve bakkaldan sipariş edilen bir ekmek ve bir hürriyet ile başladı. çok matah bir gazete olduğundan değil ya, birsürü ıvır zıvır var içinde eğlencelik. ona bakmak için. pazartesi yazısı hürriyetten bahsetsin.

hürriyet gazetesi okurken son üç dört haftadır en uzun süreyi özdemir ince’nin bulunduğu sayfada geçiriyorum. bu haftaki yazısı özellikle dikkatimi çekti. nasıl anlattığının da ne anlattığın kadar önemli olduğunu, mesela deniz baykal’ı dinlerken neden kafa atmak istediğinizi açıklar bir yazı olmuş. –> via

ince’nin bu yazısını ararken hurriyet yazarlarını kapsayan bir projeye denk geldim. yazarlar kalpleri kadar tertemiz ve beyaz sayfalara birbirlerinin portrelerini yazmışlar. gördük ki ertuğrul özkök “Nick Cave tutkusu dışında, Kanat Beyoğlu’nun en harbi, en kral delikanlısıdır” şeklinde cümle kurabiliyormuş. –> via

murat bardakçı gazetede en takdir ettiğim yazar. bu haftaki yazısında marmaray projesi kapsamında yapılan deniz kazılarında ortaya çıkan, bir zamanlar istanbul’da gerçekleşen tsunami nedeniyle yokolan bir bizans iskelesi ve gemilerinin akıbetinin ne olacağından bahsediyordu. eğer çok ileri bir teknoloji ile korunmazsa bu gemiler birkaç gün içinde toz olacakmış. nerde bizde o teknoloji, olsa da nerde bizde o duyarlılık sayın abim.

son günlerde vw’nin başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmedi (paparazzi sunucusu ağzı oldu biraz). ilk olarak iki yaratıcı arkadaş polo’da geçen bir intihar saldırısını konu alan bir reklam filmi çektiler ve internet sayesinde herkes bu filmi gördü. herkes vw’nin ön ayak olduğu bir virütik reklam olduğunu düşündü. daha sonra müdürlerinin birlikte oldukları fahişelerin faturalarını şirkete kestikleri ortaya çıktı. epey konuşuldu. ama sanırım içlerinde en zor olanı kendini sona saklamış. nikolai borg isimli yaşlı bir grafik tasarımcı vw logosunu kendisinin tasarladığını ve vw’in logo tescil edilirken adının yazılmasını özellikle engellediğini söylüyor. nikolai borg 1939 yılında tasarım yarışmalarında aldığı derecelerle nazi ulaştırma bakanı fritz todt’un dikkatini çeker ve hitler’in en başarılı propaganda araçlarından biri olan volkswagen için bir logo tasarlamasını ister. halk arabası enginlere sığmaz taşar. çok meşhur olur. 1950 yılından beri mücadelesini sürdüren mr. borg logo tescilinde isminin geçmemesini vw’nin nazi geçmişini silme çabalarından biri olarak görüyor. ama telegraph mr. borg’un ağzından çıkanı farklı bir açıdan aktarmışlar. niye yapmışlar bunu anlamadım. başlıkta “naziler benim logo fikrimi çaldılar” yazıyor.

The famed Indian rope trick - a myth, a product of mass hypnosis, or was it really magic? The trick, involving a coil of rope extended skyward, has yet to be replicated by modern day magicians despite centuries of exhaustive study by scholars and expert magicians.

1968 yılında fate dergisi leo haiman adlı israilli bi gazetecinin alexander cepesi ile yaptığı çok ilginç bir ropörtaj yayınlar. ropörtajın başlığı meet the real count dracula‘dır. alexander cepesi kont drakula’nın torunudur ve ne ilginçtir ki istanbulda bir kan bankası işletmektedir. moda deniz kulübünün saygın bir üyesi olan alexander karısı, iki kızı, iki kedisi ve bir papağanıyla yaşayan geçmişine bağlı biridir. ayrıca bir vampir uzmanıdır. uzun yıllar kont ile ilgili önemli bir kaynak olarak kabul edilen bu ropörtajın daha sonra asparagas olduğu ortaya çıkar. fate dergisi yayınlanan röportajı yıllar önce mektup yoluyla aldığını, gazeteciyi tanımadıklarını itiraf etmek zorunda kalır.

nette bununla ilgili araştırma yaparken karşıma drakula’nın istanbul’a gömülen başı başlıklı bir yazı çıktı. diyor ki fatih sultan mehmet ile kont drakula kan kardeşiymiş. çocuklukları istanbul’da sarayda birdirbir oynayarak geçmiş.

not: alexander cepesi ile ilgili hikaye şubat 1998 tarihli “albüm” dergisinde yayınlanan giovanni scognamillo’nun istanbul, vampirler ve benzer şeyler isimli yazısından alınmıştır.

 

 

Close
E-mail It